Tarihin unutulan yüzü: Halkın devleti, kralların imparatorluğu… Türkler neden her dönemde özgürlüğün sesi oldu? Cevap geçmişte gizli.
Sargon’un Sümer uygarlığını yıkması, sadece bir medeniyetin çöküşü değildi; aynı zamanda halk egemenliğine dayanan bir yaşam biçiminin ezilmesiydi.
Bu büyük kırılmadan kaçmayı başaran Sümer halkından iki ana grup hayatta kaldı.
İlki Anadolu’ya sığındı ve burada Turkku/Türki İllerini kurarak halk egemenliğine dayalı yaşamı sürdürmeye çalıştı.
İkincisi batıya göç edip İtalya’da Etrüsk uygarlığını inşa etti.
Bugün ortaya çıkan arkeolojik bulgular, bu uygarlıkların kökenlerinde Türk etkilerinin tesadüfle açıklanamayacak kadar çok olduğunu gösteriyor.
Bu konuya karşı çıkan tarihçiler olsa da, üzerinde düşünülmesi ve araştırmaların derinleştirilmesi gerektiği açıktır.
Türkler: Savaşçı mıdır, halkın savunucusu mudur?
Yaygın kanaatin tersine, Türkler doğuştan savaşçı bir toplum değil; çoğu zaman savaşa zorlanmış, halkın özgürlüğünü ve kolektif yaşam biçimini korumaya çalışmış bir millettir.
Tarih boyunca halk temelli sistemleri yıkan; Sargon ile başlayan imparatorluk, yani krallık düzeni halkı köleleştirmeye odaklanmıştır.
Türkler ise bu düzene boyun eğmek yerine çekilmiş, yeniden örgütlenmiş, yeni devletler kurarak halk iradesini korumaya çalışmıştır.
“Türkler devlet kurar, krallar yıkar.”
Bu ifade, salt bir slogan değil; tarihin farklı örüntülerine bakıldığında görülen bir hakikattir.
Etrüskler, Roma ve “Medeni” Öyküler
Roma’yı “medeniyet” olarak tanımlayan tarih anlatıları, genellikle Etrüsklerin yok oluşuna dair 300 yıl süren, sistematik ve kanlı dönemi görmezden gelir.
Oysa Etrüskler, cinsiyetçilikten uzak, eşitlikçi ve özgürlükleri savunan bir toplumdu.
Roma aristokrasisi ise bu toplumu “ahlaksız” gerekçesiyle damgalayıp ortadan kaldırdı.
Roma’nın egemenliği, halkçı sistemi yok ederek kölelik düzenini yeniden tesis etti.
Etrüsk soyluları ve halkı baskıdan kaçıp Orta Asya’ya yöneldiler; burada saklanarak güçlendiler, çoğaldılar ve yeniden tarih sahnesine döndüler.
Bu mirasın tarih sahnesinde Atilla figürüyle yankı bulması; destansı, intikam motifli bir anlatıya dönüşmüştür.
Atilla yalnızca fetheden değil; yok edilen halkların ve köleleştirilen toplumların haykırışı olarak tarih sahnesine çıkmıştır.
İktidarın İki Yöntemi: Kılıç ve İdeoloji
Krallığın ve imparatorluğun baskı araçları yalnızca ordudan ibaret değildi.
Zamanla “tanrısal meşruiyet” kavramı ortaya atıldı:
İnsanlar artık doğrudan krala değil, krala tanrısal yetki veren kurumlara ve figürlere bağlandı.
Halifelikler, piskoposluklar ve benzeri yapılar, halk iradesinin üzerini örtmek için kullanıldı.
Ve günümüzde de benzer taktikler sürdürülüyor:
“Böl, parçala; sonra birbirine düşür.
Parçaladıklarını savaştır, küçük lokmalar haline getir ve kontrolü ele al.”
Zaten aksi düşünülemez, değil mi?
Başka türlü devasa büyüklükte bir halk nüfusu, nasıl olur da bir ailenin veya küçük bir zümrenin kölesi haline gelir?
Milletleri bin bir etnik kökene, mezhebe, statüye bölüp birbirine düşürmeden kölelik düzeni olan bir imparatorluk kurulabilir mi?
Elbette hayır.
İşte bu bölücü mekanizma, halkın özgürleşmesine karşı kullanılan en etkili araçlardan biri olmuştur.
Ancak Türk toplulukları ve benzeri halk hareketleri, zaman zaman bu suni meşruiyeti kırmayı başarmıştır.
Tarihi Kim Yazdı?
Tarihi yazanlar çoğunlukla egemen düzenin taşeronu oldular.
Bu nedenle kimi figürler “kötü” ilan edilirken, onların yükselişinin ya da direnişinin sebepleri çoğu zaman göz ardı edildi.
Örneğin Cengiz Han ve Hülagû’nun tarihteki karalanmış imgesi, onların hangi toplumsal kırılmaların sonucu olarak tarih sahnesine çıktığını sorgulayan çok az kişi vardır.
Talkan ve Curcan’daki yüz yıl süren katliamların tarihsel bağlamını saklayarak Cengiz Han’ı ya da Hülagû’yu karalamak kolaydır.
Türklerin Tarihteki Yeri ve Halkla İlişkisi
Tarih boyunca birçok hükümdar, sultan ve tiran Türklerden çekinmiş veya onlardan nefret etmiştir.
Zira “Türk” olmak, halk egemenliğini ve adaleti savunmakla eş anlamlı kabul edilirdi.
Egemenliğin kaynağını halkta değil, hanedan soylu krallarda olması gerektiğini savunan elitler, ve bu kölelik düzenine dini meşruiyet sağlamak için ortaya çıkan ruhbanlık sınıfları ise, Türkleri her zaman bir tehdit unsuru olarak görmüş ve tarih boyunca Türkler hakkında karalama kampanyası yürütmüşlerdir.
Ama halk, Türkleri her zaman sevmiştir. Çünkü Türk olmak; özgürlüğü, adaleti ve halkın iradesini savunmak demektir. Bu yüzden pek çok destanda, türkülerde ve halk hafızasında Türkler — somut ya da sembolik olarak — özgürlük savunucusu figürler olarak yaşamaya devam etmeye devam ediyor.
Günümüz İçin Bir Hatırlatma
Eskiden imparatorluk ve krallık düzenine karşı yalnızca Türkler bir tehdit olarak görülürdü;
bugün ise benzer bir yok etme arzusu farklı söylemlerle ve aktörlerle sürdürülüyor.
Yani artık hedefte sadece Türkler değil; aklı, bilimi, hukuku ve insan onurunu savunan tüm toplumlar hedefte.
Ne mutlu Türk’üm diyene!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder