Toprağın Hatırladığı / Alegorik Hikâye

 Bu yazı, devlet ile millet arasındaki ilişkinin, korku, açlık ve dayanışma üzerinden alegorik bir anlatımıdır.

Köy, uçsuz bucaksız bir düzlükte sessizce yayılıyordu. Kulübeler birbirine ne yakındı ne uzak; aralarında ne duvar vardı ne yol. İnsanlar mesafeden korkmazdı, yalnızca ona ihtiyaç duymazlardı. Toprak cömertti. Av boldu. Su her yerden çıkardı. Kimse kimseye muhtaç değildi ve bu yüzden herkes mutluydu. Kimse hırsızlık nedir bilmezdi. 

Akşamları ateşler yakılırdı. Ateşin etrafında anlatılan hikâyeler, herkesindi. Birinin kahkahası diğerine bulaşırdı. Bir çocuk hastalandığında, başkası kendi çocuğu gibi başında dururdu. Bolluk zamanında insan, kendini başkasında görebilirdi.

Sonra toprak sustu.

Yağmur gelmedi. Önce kuşlar kayboldu, ardından hayvanlar. Dereler önce inceldi, sonra sessizce toprağın içine çekildi. İnsanlar yine de umutluydu.
“Bir kış geçsin,” dediler.
“Toprak bizi yarı yolda bırakmaz.”

Ama bıraktı.

Açlık gürültüyle gelmedi. Açlık sessizdi. Önce paylar küçüldü, sonra bakışlar sertleşti. Ateşin etrafında artık herkes aynı yere oturmuyordu. Konuşmalar azaldı. İnsan açken, başkasının gözlerine uzun süre bakamazdı. Çünkü orada kendi korkusunu görürdü.

Bir gün biri öldü. Ardından bir başkası. Ve aylar geçtikçe ölümler çoğaldı, çoğaldıkça sıradanlaştı. Kimse toprağa eğilip uzun uzun yas tutmuyordu; çünkü eğilen, bir daha kalkamayabilirdi. İnsanlar artık yalnızca en yakındakini koruyordu. Anne çocuğunu, kardeş kardeşini… Merhametin sınırı mideyle çizilmişti.

Ve herkes aynı soruyu sessizce düşünüyordu:
Sıra bana ne zaman gelecek?

Karanlığın en koyu anında, ava çıkan birkaç kişi unutulmuş bir dere yatağına ulaştı. Çamur kuruydu ama çatlamamıştı. Toprak hâlâ bir şey saklıyordu. Kazdılar. Eller kanadı. Ama durmadılar. Çünkü umut, acıtsa bile vazgeçilmeyen tek şeydi.

Sonra su çıktı.

İnce bir damar gibi… Ama canlı.
Sanki toprak fısıldıyordu: Henüz bitmediniz.

Çevresinde otlar vardı, nemli kabuklar, küçük canlılar… Kimse sevinmedi. Çünkü sevinmek için önce inanmak gerekiyordu.

Köye döndüler. Anlattılar. Kimse inanmadı. Sonra açlık konuştu. Herkes geldi. Kazdılar, taşıdılar. Suyu köye kadar uzattılar. Eller çamur oldu, yüzler yaşlandı ama toprak yeniden yeşerdi.

Ektikleri büyüdü. Karınlar doydu. Çocuklar yeniden güldü.

Ama insanlar artık eski insanlar değildi.

Açlık herkesi eşit yaralamamıştı. “Ya yeniden aç kalırsak?” korkusu büyümüştü. Bazıları güçlenmişti, bazıları ise daha da zayıflamıştı. Gücü olan almaya başladı. Geceleri yiyecekler çalındı. Su kuyuları kirletildi. Güçlü olan kendini haklı gördü. Zayıf olan sustu. Çünkü susmak, ölmekten daha kolaydı.

Bir gün birkaç köylü bir araya geldi.
“Bu böyle olmaz, bir çözüm bulmak lazım,” dediler.

Köy halkını topladılar. Düşündüler, tartıştılar. Sonunda bir karar alındı:
Artık her aile, geceleri köyü korumak için sırayla nöbet tutacaktı.

Ama bu da yetmedi. Çünkü saldırıya uğradıklarında kendilerini bile koruyamıyorlardı.

Yeniden toplandılar. Yeni bir karar aldılar.
Her aileden bir kişi seçildi. Dövüşçü olarak eğitildi. Köyün her köşesine asker olarak dikildi.

Bu yeni düzenin adı henüz yoktu ama kendisi vardı.

Askerin koruduğu, halkın çalışarak hem kendini hem de kendisini koruyanları doyurduğu bir yapı oluşmuştu.
Adım adım, devletleşmenin ilk adımı atılmıştı.

Kurallar oluştu.
Sözler bağlayıcı oldu.
Emirler verildi.

Ama kimse kendini yabancı hissetmedi.

Çünkü bu düzen dışarıdan gelmemişti.
Bu düzen açlığın içinden, korkunun içinden, birlikte ayakta kalma iradesinden doğmuştu.

İşte o gün, farkında olmadan bir şey kuruldu.

Ne saray vardı, ne taç.
Ama bir millet vardı. Ve bu millet, illerde adına devlet denilecek olan bir düzenin tarihini başlatmıştı.

Ve gelelim günümüz, günümüzde herkes artık şunu biliyor:

Devlet, bir kişinin gücü değildir.
Devlet, toprağı birlikte kazmış ellerdir.
Devlet, suyu birlikte taşımış omuzlardır.
Devlet, gece nöbetinde uyumayan gözlerdir.

İmparatorluklar köleleştirme üzerinden doğar.
Ama devlet, millet doğduğunda başlar.

Çünkü millet yoksa,
korunacak bir düzen de yoktur.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

SİRİUS'un ÇOCUKLARI

Devlet Gücü mü, Millet Gücü mü?

Bu yazı, güçlü devlet anlayışına karşı güçlü millet modelini; anayasa, hukuk ve üretim ekseninde ele alan bir manifesto niteliğindedir.  Bir...