İşte liyakat işte fazilet! | Bab-ı Ali Kılıcı | Erdem Atay
Bu Video Neden Tartışılmalı?
Bu video, yeni ya da bilinmeyen iddialar ortaya koyduğu için değil; uzun süredir konuşulmayan, konuşulması özellikle ertelenen gerçekleri dolandırmadan ve açıkça dile getirdiği için tartışılmalıdır.
Türkiye’de asıl sorun bilgi eksikliği değildir. Asıl sorun, bilinen gerçeklerin sistemli biçimde normalleştirilmesi ve alıştırılmasıdır. Anayasaya bağlılık yerine kişilere sadakatin, liyakat yerine akraba kayırmacılığın, kamu yararı yerine parti çıkarının yerleştirilmesi artık “istisna” değil, “olağan” kabul edilmektedir.
Erdem Atay’ın paylaştığı bu videoyu izlerken açıkçası nutkum tutuldu.
Anlattıkları, aslında uzun süredir toplumda konuşulan ama çoğu zaman yüksek sesle dile getirilemeyen iddiaları içeriyor.
Videoda;
-
“Darül Harp – Darül İslam” kavramlarının siyasal amaçlarla nasıl kullanıldığı,
-
devlet kurumlarında liyakat yerine kadrolaşmanın nasıl yerleştiği,
-
tarikat–cemaat yapılarının devlet içinde örgütlenme biçimleri,
-
nepotizmin somut örnekleriyle nasıl normalleştirildiği
gibi son derece düşündürücü tartışılması gereken başlıkları gündeme getiriliyor.
Korkunç Hastalıklı Bir Zihniyet
Videoda dikkat çeken en önemli diğer nokta ise şu:
İktidar partisinin yıllardır eleştirilen kadrolaşma ve nepotizm pratiği, iktidar dışındaki aktörler tarafından da tekrar ediliyor olması.
Bu durum bize şunu gösteriyor:
Sorun “kim iktidar oldu?” sorusu değil,
“iktidar nasıl kullanılıyor?” sorusudur.
Devlet, bir siyasi partinin ya da bir grubun “kendi insanlarını yerleştireceği” bir zenginleşme veya güç devşirme kapısı gibi görülüyorsa; o devlet, adını ne koyarsanız koyun, artık hukuk devleti değildir. Sadece el değiştiren bir tahakküm düzenidir.
Anayasa Askıya Alınır Hukuk Çökerse Devlet Yıkılır (Abartı Değil, Tespit)
Anayasaya sadakat bir “tercih” değil, varlığımızın sigortasıdır.
Akrabalık, tarikat, cemaat, partizanlık veya mezhepsel yakınlık; kamusal görev için ölçüt haline geldiğinde şu zincir başlar: Organize suç örgütleri, güç devşirip suç işleme özgürlüğü için kadrolaşır. Ve haliyle kurumsal çöküş, hukuksuzluk, keyfilik, toplumsal güvensizlik başlar.
Bu zincirin sonunda ne olur?
Devlet, vatandaş için bir güven alanı olmaktan çıkar; korku, belirsizlik ve adaletsizlik kaynağına dönüşür.
Peki Bu Durumdan Nasıl Kurtulabiliriz?
Bu sorunun cevabı ne romantiktir ne de kolaydır. Ama nettir.
1. Kişilere Değil Hukukun Üstünlük İlkesine Dayalı Devlet
Devlet, “iyi niyetli yöneticilere” emanet edilemez.
İyi niyet geçicidir; anayasa kanunları ise kalıcıdır. Şeffaf atama kriterleri, Yazılı, denetlenebilir liyakat ölçütleri, Bağımsız denetim mekanizmaları olmadan bu düzen değişmez.
2. Vatandaşın Seyirci Olmaktan Çıkması
Seçimden seçime hatırlanan bir millet, egemen değildir.
Egemenlik; devletini yönetsinler diye seçtiği yöneticilerden açıklama istemek, dilekçe hakkını kullanabilmek, toplanan vergilerin nerelere ne amaçla harcandığına dair bilgi istemek, yargı yollarını zorlamak, denetim talep etmek ile mümkündür.
3. Anayasa Bir Slogan Değil
Anayasa; mitinglerde tartışılacak bir slogan pankartı değil,
günlük hayatta işletilecek hukuksal bir hak sözleşmesidir.
Haklarını bilmeyen toplumlar, kaderleri kişilerin iki dudağı arasına sıkışmış kölelere dönerler.
Çıkış Yolu
Her şey apaçık ortadayken hala hukuksuzluk, kayırmacılık ve kadrolaşma yapanlar meşru gösterilip tolere ediliyorsa; ne devlet yönetim makamlarında ne de muhalefet partileri içinde suça bulaşmamış temiz kimse kalmamış demektir. Ortada büyük bir çıkar ve suç ortaklığı olduğu kesin.
Yani bu saatten sonra kim daha az teröristtir, kim daha az hırsızdır seçimi yapmak istemediğimize göre, anayasaya sımsıkı sarılarak hukuksal zeminde mücadele ederek düzeltmek tek çözüm. Başka yolu yok. Hukuk seferberliği başlatılmalı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder