Bu videoyu izlerken şunu düşündüm: Siyasal İslamcı yapılar gerçekte yecüc mecücler olabilir mi? Müslüman ülke olarak bilinen 57 ülkenin 50'si siyasal İslam yönetimine girerek çorak çöle dönüp çöktü.
Türk milletine yapışan siyasal İslamcı Müslümanlar gerçekte kimler, kim bunlar?
1. Arap–Fars bürokratik geleneğinin taşıyıcıları
Devşirilmiş dinî elitler
Medrese, tarikat, ulema yapıları
Devletle simbiyotik ilişki kuran dinî sınıf
Meşruiyet üretir, karşılığında imtiyaz alır
2. Yerel işbirlikçi Etnik unsurlar
Bu en kritik ve en zor kabul edilen kısımdır ama gerçektir.
Türk milletine olan düşmanlıklarını din kisvesi altına saklayarak meşrulaştıran yapılar.
Din üzerinden güç devşiren organize suç örgütleri.
İktidara yaslanarak yerel tahakküm kurmak isteyen aşiret ağaları.
Yani kısaca, siyasal İslam sadece dışarıdan gelip yapışan bir yapı değildir.
İçeride Türk milletine ve anayasal düzene karşı kara propaganda yürüten düşmanlara meşruiyet üretilebilen bir iktidar aracıdır.
Siyasal İslam'ın Girdiği Her Ülke Adeta Çorak Çöle Dönerek Çöküyor
Son yüzyılda birçok Müslüman çoğunluklu ülkede benzer sorunların tekrarlandığını görüyoruz: ekonomik çöküş, çevresel tahribat, eğitimde gerileme, kadınların belli bir kalıba sokularak sosyal hayattan dışlanması ve hukukun yok edilmesi. Bu tablo çoğu zaman “kader”, “dış güçler” ya da “kültürel uyumsuzluk” gibi açıklamalarla geçiştiriliyor. Oysa daha yakından bakıldığında, bu ülkelerde ortak bir siyasal ve yönetsel modelin etkisi dikkat çekiyor: siyasal İslam.
Bu noktada önemli bir ayrım yapmak gerekir. Bireysel inanç, insanların vicdan alanına aittir ve tartışmanın konusu değildir. Sorun, inancın devlet yönetiminin merkezine yerleştirilmesi, sorgulamanın “günah” ilan edilmesi ve aklın yerini dogmanın almasıyla başlar. Siyasal İslam tam da bu noktada, toplumsal ilerlemenin önünde ciddi bir engel hâline gelir.
Aklın ve Kurumların Geri Çekilişi
Siyasal İslamcı yönetimlerin ortak özelliği, eleştirel düşünceyi bastırmalarıdır. Bilimsel eğitim geri plana itilir, üniversiteler ve bağımsız kurumlar işlevsizleştirilir. Liyakat yerine sadakat esas alınır. Bu durum yalnızca ekonomi ya da eğitimle sınırlı kalmaz; hukuk sistemi de aynı şekilde zayıflar.
Hukukun zayıfladığı yerde, güç boşlukları ortaya çıkar. Devletin ulaşamadığı alanlara tarikatlar, cemaatler ve kayıt dışı yapılar girer. Özellikle yoksul ve kırsal bölgelerde insanlar, sosyal devletin sunması gereken hizmetleri bu yapılardan almak zorunda bırakılır. Bu bağımlılık ilişkisi zamanla itaate, hatta istismara dönüşür.
Yoksulluk ve İstismarın Kesiştiği Nokta
Derinleşen yoksulluk, çocukları ve kadınları en kırılgan hâle getiren faktördür. Eğitime ve temel ihtiyaçlara erişimin zorlaştığı, denetimin olmadığı yerlerde çocuk istismarları artar. Bu istismar olayları duyulsa bile etkin biçimde soruşturulmaması, faillerin korunması ya da “dini hassasiyetler” gerekçesiyle üstünün örtülmesi, sorunu daha da büyütür.
Burada mesele yalnızca ahlaki bir çöküş değil; devletin görevini yerine getirmemesidir. Laik ve şeffaf bir hukuk düzeni olmadığı sürece, bu tür yapıların güçlenmesi kaçınılmazdır.
Türkiye Deneyimi: Bir Uyarı Hikâyesi
Türkiye, uzun süre laik hukuk sistemi ve modern kurumlarıyla bu döngünün dışında kalmayı başarmış bir ülkeydi. Ancak son yıllarda siyasal İslamcı anlayışın devlet yönetiminde ağırlık kazanmasıyla birlikte benzer sorunlar görünür hâle geldi. Kurumlar zayıfladı, ekonomi çöktü, toplum derin bir yoksullaşma sürecine girdi.
Bu süreçte en büyük bedeli yine çocuklar, kadınlar ve yoksullar ödüyor. Toplumun geniş kesimleri yaşananların farkında olsa bile, baskı, korku ve umutsuzluk nedeniyle ses çıkaramaz hâle geliyor. Türk milleti adeta “hipnoz”edilmiş gibi tepkisiz. Bu sistematik bastırma ve basiret bağlanma sürecinde, kırsalda kız çocukları din kardeşliği altında tarikatlar tarafından toplanıp Araplara, Afakanlara, Afrikalılarla evlendiriliyor. Diyanet ve tarikatlar eliyle beyni yıkanmış yoksul aileler, kız çocuklarını din kardeşliği altında yabancılara satıyor.
Çözüm Nerede?
Çözüm, dini yasaklamakta ya da inanan insanları hedef almakta değil. Çözüm;
Laik hukuk düzeninin eksiksiz uygulanmasında,
Eğitimin bilimsel ve özgür bir zemine oturtulmasında,
Tarikat ve cemaatlerin kapatılması ve diyanete verilmiş olan denetimsiz gücünün sınırlandırılmasında,
Ve en önemlisi çocuk haklarının tavizsiz biçimde korunmasında yatıyor.
Siyasal İslam, eleştiriden ve denetimden muaf tutulduğu sürece toplumları geriye çeken bir güç olmaya devam edecektir. Bu gerçeği dile getirmek “düşmanlık” değil, toplumsal sorumluluktur.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder