Milliyetçilik ve Aidiyet Duygusu: Doğanın Kadim Refleksi
Sanılanın aksine, milliyetçilik ya da aidiyet duygusu insanlık tarihinde yeni ortaya çıkmış bir olgu değildir. İnsan, bilinç kazandığı andan itibaren kendinden olanı koruma refleksiyle hareket etmiştir. Üstelik bu durum sadece insan toplumlarına özgü değildir; tüm doğada gözlemlenebilen bir hayatta kalma içgüdüsüdür.
Bu gerçek bize şunu gösterir: Aidiyet duygusu – milliyetçilik içgüdüseldir, doğaldır ve gereklidir.
Kısaca milliyetçilik; kolektif hafıza, aidiyet bilinci ve topluluk bilinciyle kendi grubunu tanıma, koruma ve onunla birlikte var olma isteğidir.
Doğada Milliyetçilik: Hayvanlar Aleminden Örnekler
Doğaya baktığımızda, bu aidiyet ve sınır koruma refleksinin pek çok canlı türünde mevcut olduğunu görürüz:
-
Aslanlar, kendi sürüleriyle yaşar ve başka bir sürüyle karşılaştıklarında ölümüne mücadele ederler.
-
Kurtlar, sürülerini dışarıdan gelenlere karşı korur; içlerine yabancıyı kolay kolay almazlar.
-
Kuşlar, göç yollarını ve kuluçka bölgelerini nesiller boyunca koruyarak bir tür “doğal milliyetçilik” sergilerler.
Bu davranış biçimleri, hayatta kalmanın temel şartlarından biridir.
Evcil hayvanlarda bile benzer bir içgüdü gözlemlenir: Aynı evde yaşayan bir kediyle köpek zamanla birbirine alışabilir; ancak her biri kendi “kültürüne” ve içgüdüsüne bağlı kalır. Günün sonunda her hayvan kendi türüne, kendi alanına döner.
Tüm canlılar birbiriyle dost olabilir, karşılıklı çıkar ilişkileri kurabilir; fakat hiçbiri diğerinin sınırlarını ihlal etmez. Bu, doğanın içsel bir dengesi ve saygılı bir sınır korumasıdır.
İşte bu doğal denge, insan dünyasında milliyetçiliğin en saf hali olarak karşımıza çıkar.
Küreselleşme ve Milliyetçilik Arasındaki Çatışma
Günümüzde “küreselleşme” adı altında yürütülen ekonomik, kültürel ve siyasal süreçler, milliyetçilik ve aidiyet bilincini zayıflatma eğilimindedir.
Bu süreci yöneten odaklar — kimi zaman “küresel elitler”, kimi zaman “uluslarüstü şirketler” — bireylerin kendilerini bir millete, topluma veya kültüre ait hissetmelerini eski bir kavram, hatta tehlikeli bir düşünce gibi göstermeye çalışmaktadır.
Peki neden?
Çünkü aidiyet duygusu, korunmanın, direnişin ve kimliğin temelidir.
Kendine ait olduğunu bilen bir toplum; değerlerini, kültürünü, toprağını ve özgürlüğünü korur.
Aidiyet bilincini kaybeden bir toplum ise yönlendirilmeye açık, kimliksiz, tüketim odaklı bir kitleye dönüşür.
Küresel sistemin asıl hedefi, ulus-devletlerin çözülmesiyle merkezi otoritesiz, kolay yönetilebilir kitleler yaratmaktır.
Her mahalle bir “kabileye”, her kabile bir “çıkar grubuna” dönüştüğünde; birlik duygusu kaybolur, toplumsal dayanışma yerini kaosa bırakır.
İşte tam o noktada, sahipsiz kalan bireyler yeni bir “merkeze” ihtiyaç duyar — bu merkez de genellikle küresel sermaye, teknoloji tekelleri veya ideolojik platformlar olur.
Aidiyet: İnsanlığın Doğal Kalkanı
Eğer toplumlar aidiyet bilincini yitirirse, kültürel kökler kurur, tarih silikleşir, diller unutulur.
Bir ulusun hafızası zayıfladığında, o toplumu yönlendirmek çocuk oyuncağı haline gelir.
Oysa aidiyet, bireyin ruhsal bağışıklık sistemidir.
Köklerinden kopmayan insan; ne kadar modernleşirse modernleşsin, kendini ve topluluğunu korumayı bilir.
Kısacası, milliyetçilik doğaldır; küresel dağınıklık ise suni bir projedir.
Doğa dengesini aidiyetle korur, insan toplumu ise kimliğiyle.
Kimliğini kaybeden toplum, doğanın kanunlarına karşı gelmiş olur — ve sonunda, kendi kendine yabancılaşır.