SİRİUS’un ÇOCUKLARI – 14.Bölümden Kısa Bir Özet

BOLÜM 14– İNFAZ PROTOKOLÜ 
 
AKSIS’in arşivinden sızan belgeler arasında, karanlığın en yoğun hâli buydu: 
İnfaz Protokolü. 
Sıradan üyeler değil, sadece en üst düzey yöneticiler görebiliyordu bu belgeyi. 
 Ve şimdi, bu ölüm sessizliğiyle yazılmış emir, Kayra’nın gözlerinin önündeydi. 
Zincir’in iç çemberine ulaşan kopya, üç aşamalı bir temizleme sürecini içeriyordu — Geri dönüşsüz hatırlayanlar için. 

 1. İzleme: Hedef henüz fark edilmeden izlenir. Rüyaları analiz edilir, konuşmaları dinlenir, dijital ayak izleri takip edilir. Hatırladığını belli etmezse, sistem sadece gözlemler. 

 2. İzolasyon: Hatırlama kalıcı hâle geldiyse — yani birey, geçmişiyle zihinsel bağ kurmaya başladıysa — çevresiyle bağları kesilir. İşten çıkarılır. Oturduğu semt değiştirilir. Kimliği silinir. Yavaşça görünmez biri hâline getirilir. Sessizce boğulur. 

 3. İmha: Son aşama. Eğer tüm bastırma ve yalnızlaştırma çabalarına rağmen birey hatırlamaya devam ederse, “toplumsal uyumu tehdit ettiği” gerekçesiyle fiziksel olarak ortadan kaldırılır. 
 Ama bu cinayet olarak geçmez. Bunlar “kaza” olur. Trafik kazası.İş kazası. Akıl hastalığına bağlı intihar. Kalp krizi. Uyuşturucuya bağlı intihar. Gerçek yok edilir, hikâye yazılır. 

 Kayra belgenin sonuna geldiğinde, parmakları titriyordu. Ve orada, bir ismin altı kırmızıyla çizilmişti: Selda. O an, kâğıttaki mürekkep değil, Kayra’nın yüreğini delen soğuk bir kurşun gibiydi. Zincir hemen harekete geçti.

Sirius'un Çocukları artık yayında?

🟢 Shopier'den Al / Okumaya Başla

Türk Devlet Geleneğinde İç Sarsıntılar ve İhanet Süreci - Kırılma Noktaları

 İslamiyet’in Rolü Üzerine Tarihsel Bir Değerlendirme

Türk tarihi, binlerce yıllık bir devlet geleneği, askerî deha ve kültürel zenginlik üzerine kuruludur. Ancak bu görkemli tarihin içinde, çeşitli dönemlerde içten çöküşlere neden olan ihanet süreçleri ve kimlik karmaşaları da yaşanmıştır. Bu bağlamda, son 13 asırlık dönemde Türk yönetici sınıfının bir kesiminin, devlet otoritesini kişisel iktidara dönüştürerek saltanat rejimlerine yönelmesi, toplumsal parçalanmalara ve milletin kendi içinde çatışmalara sürüklenmesine neden olmuştur.

Bu süreçte dikkat çeken en önemli kırılmalardan biri, Türklerin İslamiyet’i kabul etmesiyle birlikte yaşanan kimlik ve egemenlik dönüşümüdür. İslam dini, Arap Yarımadası’nda ortaya çıkmış ve hızla çevre coğrafyalara yayılmıştır. Bu yayılma sürecinde, özellikle Maveraünnehir ve Horasan gibi Türklerin yaşadığı bölgelerde ciddi çatışmalar yaşanmış, bu bölgelerdeki bazı olaylar tarihsel kaynaklara çelişkili biçimde aktarılmış veya yeterince incelenmemiştir. Bunlardan biri olarak gösterilen Talkan ve Curcan katliamları, bazı kaynaklara göre yüzbinlerce Türk’ün hunharca katledildiği, 10  binlerce Türk kadının ve kız çocuklarının kaçırıldığı ve bölgede büyük bir nüfus erozyonunun yaşandığı olaylardır. Ancak bu olaylar konusunda tarihsel veriler ya çarptırılmış ya da sümen altı edilmiştir. modern tarihçilik ise İslam zarar görür düşüncesiyle bu konuya hep mesafeli bakmıştır.

Kimi görüşlere göre, bu tür zoraki nüfus değişimleri sonucunda, artık ne Arap ne de Türk olduğu belli olmayan Arap-Türk karışımı kuşakların ortaya çıktığı ve bu kuşakların İslam’ı kalkan olarak kullanarak zamanla Türk devlet yapıları içinde etkin rol oynadığını öne sürmektedir. Bu noktada, kendisini "İslam'ın koruyucusu" olarak tanımlayan bu toplulukların, özünde Türk kimliğini zayıflatarak, Türk halkının içinden çıkan kadrolar aracılığıyla devletleri içeriden çökerttiği tezi savunulmaktadır. Bu iddiaya göre, bu topluluklar devletin temel ideolojik yapısını değiştirerek, Türk milletinin asli değerlerini ve egemenliğini zayıflatmışlardır. Buna en büyük 2. örnek ise,Yavuz Sultan Selim ve Halifelik dönemi gösterilmektedir. 

Türk Milletine Yönelik Tarihsel olarak en büyük 2. Kırılma noktası 

Yavuz Sultan Selim döneminde gerçekleşen ve “İslami devrim” olarak nitelendirilebilecek bu büyük değişim, Osmanlı Handen Ailesi'nin yalnızca yönetim biçimini değil, aynı zamanda Türk milletinin tarihsel yönünü de kökünden değiştirmiştir. 1517 yılında Memlükler'e karşı yapılan Ridaniye ve Mercidabık seferleriyle birlikte Osmanlı, halifelik makamını devralmış; böylece sultanlık yetkisiyle birlikte dinî otoriteyi de elinde toplayarak, tek merkezli ve zorbalık üzerine kurulu bir yönetim anlayışını kurumsallaştırmıştır. 

Bu dönüşüm, görünüşte İslam dünyasını birleştirmek amacıyla yapılmış olsa da, derin yapısal sonuçları bakımından Türk milletine yönelik bir kırılma noktası olmuştur. Halifeliğin Osmanlı sultanlığıyla birleşmesi, devletin kimliğini bir Türk devleti olmaktan çıkarıp İslam ümmetine liderlik iddiası taşıyan bir yapıya büründürmüştür. Bu değişimle birlikte devletin meşruiyeti artık Türk töresi ve devlet geleneğinden değil, "dini otorite" üzerinden kurulmaya başlanmıştır.

Bu süreç, yalnızca ideolojik bir değişimle sınırlı kalmamış; aynı zamanda Anadolu coğrafyasında, Türklere ve Türk kimliğine karşı adeta bir savaş başlatmıştır. Özellikle Bektaşi Türkleri başta olmak üzere, farklı mezheplere-inançlara sahip tüm Türklere yönelik rejimin askerleri tarafından ağır askerî ve siyasî operasyonların da fitilini ateşlemiştir. Yavuz’un taht sevdası ve bu savda uğruna giriştiği Şah İsmail mücadelesi, yalnızca iki Türk devletinin savaşı değildir, aynı zamanda  sınırları içinde yaşayıp da ve yavuza biat etmeyi ret eden yüzbinlerce Türkün ve Türkmen’in “iç düşman” ilan edilmesine neden olmuştur.

Bu bağlamda, Yavuz döneminden itibaren başlayan mezhepsel temizlik ve siyasi bastırma politikaları, ilerleyen yüzyıllarda da devam etmiş; Osmanlı’nın askerî gücü, Türk halkının önemli bir kesimine karşı kullanılmıştır. Bu iç baskı dönemi, bazı yorumlara göre yaklaşık 100 yıl süren sistematik bir kıyım ve sindirme sürecine dönüşmüştür. Ne var ki bu kanlı tarihsel sürecin gerçek mahiyeti, genellikle ya “etnik isyanlar” ya da “ekonomik sorunlar” şeklinde çarpıtılarak anlatılmış; dinî temelli ayrımcılık ve şiddetin üzeri örtülmüştür.

Osmanlı’nın İslam dünyasındaki liderlik iddiası uğruna yürüttüğü bu iç politikanın faturası doğrudan Türk milletine çıkmış, Türk milleti kendi öz topraklarında esir düşmüş zulüm görmüş, köyleri dağıtılmış, mezhebi yaftalanmış ve kimliği zayıflatılmıştır. Tüm bu olan biten, tarih kitaplarında çoğu zaman ya görmezden gelinmiş ya da “dini birlik ve beraberlik adına yapılması gerekenler” şeklinde meşrulaştırılmıştır.

Bugün bu süreci yeniden ele almak, geçmişin sorgulanması ve Türk milletinin tarihsel hafızasının iadesi açısından büyük önem taşımaktadır. Yavuz Sultan Selim’in halifeliği Osmanlı’ya taşıması bir güç gösterisi olarak sunulsa da, bu adımın uzun vadeli etkileri Türklerin kendi iç bütünlüğünü zayıflatan, Türk milletinin devlet üzerindeki etkisini törpüleyen ve en korkuncu Türk nüfusunu eriterek yok eden bir sürecin başlangıcı olmuştur.

Buna karşın, Türk tarihinin akışını değiştiren ve bu iç sarsıntılara karşı milletin ruhunu yeniden ayağa kaldıran isimlerin başında, hiç kuşkusuz Gazi Mustafa Kemal Atatürk gelir.

Atatürk: Türk Milletinin Tarihsel Hafızasında Doğan Bir Kurtarıcı

Yavuz Sultan Selim’in halifeliği Osmanlı’ya taşımasıyla başlayan süreç, Türk milletini devlet içindeki asli kimliğinden uzaklaştırmış; Türk milleti, dinî gerekçelerle bastırılmış, devlet ise giderek halktan kopan bir saray rejimine dönüşmüştür. Bu baskıcı yönetim anlayışı, yalnızca mezhepsel ayrışmaları değil, aynı zamanda Türk milletinin akıl ve iradesini temsil eden geleneksel devlet anlayışının zayıflamasını da beraberinde getirmiştir.

Dört asır süren bu dini ve siyasi tutsaklık, Türk milletinin hafızasında derin yaralara yol açmış ve bu derin yaralar derin bir arayış yaratmıştır. Türk Millet artık sadece bir kurtarıcıyı değil, aynı zamanda kendi öz benliğini, aklını, töresini ve özgür iradesini temsil edecek bir Önder beklemektedir.

Ve o Önder, Gazi Mustafa Kemal Atatürk Olmuştur

Atatürk, Türk milletinin yüzyıllardır birikmiş özlemini, bilincini ve tarihsel hafızasını temsil eden bir şahsiyet olarak ortaya çıkmıştır. Onun sahneye çıkışı bir tesadüf veya  "tepeden inme" bir devrim değildir. Tam tersine, Türk milleti onu görür görmez tanımış, geçmişin acılarını, bastırılmışlığını ve kimlik mücadelesini Atatürk’ün şahsında yeniden diriltmiştir. Bu yüzden Türk milleti ona tereddütsüz güvenmiş, etrafında kenetlenmiştir. Türk milleti, Atatürk'ü yalnızca bir asker ya da siyasi bir lider olarak değil;  “akıl önderi” olarak benimsemiştir. 

Ve ayrıca, Cumhuriyetin ilanı da öyle iç düşmanların manipüle ederek anlattığı gibi bir gecede masa başında alınmış bir karar hiç değildir. Cumhuriyeti kurma hayali Türk milletinin onlarca yıllardır içinde taşıdığı özgürlük arzusunun kurumsal bir ifadesidir. Atatürk bu iradeyi yalnızca dile getirmiş ve Türk milletinin zaten içinde büyüyen bu sesin sesi olmuştur.

Bugün hâlâ bu sesi bastırmak, bu tarihi gerçekliği çarpıtmak isteyenler Atatürk’ü karalamaya çalışsa da, Türk milleti Ulu Önder Atatürk'ü neden sevdiğini, neden sahiplendiğini çok iyi bilir. Çünkü Atatürk, sadece bir askeri deha ya da Cumhuriyeti ilan etmiş siyasi bir lider değil; Atatürk, Türk milletinin binlerce yıllık çelikleşmiş iradesini temsil eden ve emperyal tarihe verilmiş tarihsel bir cevaptır.

Demokrasi mi? Hukuk mu?

 Hukukun olmadığı yerde demokrasi canavara dönüşür

Bugün dünyada “demokrasi” en yüce değerlerden biri olarak sunuluyor. Ancak çoğu zaman gözden kaçan gerçek şudur: Hukukun olmadığı bir demokrasi, toplumları özgürleştirmek yerine yok eden bir canavara dönüşebilir.

Demokrasi ve Hukukun Kesişimi

  • Demokrasi, halkın iradesini yansıtır; ama bu irade hukukun güvencesi olmadan yozlaşır.

  • Hukuk, toplumun temel koruyucu kalkanıdır. Hukukun üstünlüğü olmadan seçim sandığı yalnızca iktidarı ele geçirme aracına indirgenir.

  • Eğer bağımsız yargı yoksa, demokrasi adı altında ele geçirilen devlet yönetim mekanizması, halk egemenliğini yok edecek bir silaha dönüşür.

Demokrasi Neden Tehlikeli Olabilir?

  • Suçluların meşruiyet kazanması: Sandık yoluyla eli kanlı katillerin, bölücü teröristlerin, organize suç baronlarının “siyasetçi” kimliği kazanması mümkündür.

  • Devlet yönetim aygıtının ele geçirilmesi: Demokrasi, hukuka dayanmadığında devlet, bireyleri koruyan bir mekanizma olmaktan çıkar; tam tersine onları ezen bir silaha dönüşür.

  • Toplum mühendisliği: İktidar, toplumun doğal yapısını parçalayarak yerine biat eden “köle ruhlu” topluluklar inşa etmeye yönelebilir.

Çıkış Yolu: Hukuk Devleti

  • Hukukun üstünlüğü: İktidar kimde olursa olsun, mutlak sınır hukuktur.

  • Yargı bağımsızlığı: Yargı siyasetin gölgesine girdiğinde toplum adalet duygusunu kaybeder.

  • Hak ve özgürlüklerin teminatı: Halkın egemenliğini koruyacak tek güç bağımsız hukuk mekanizmasıdır.

Sonuç

Demokrasi kutsal bir kavram gibi sunulabilir; ama hukuk zemininden koparıldığında toplumları felakete sürükleyen bir canavara dönüşür. Bu nedenle, asıl savunmamız gereken şey “demokrasi” değil, hukukun üstünlüğüdür. Ancak hukuka dayalı bir yönetim biçimi, halkın özgürlüğünü ve egemenliğini gerçek anlamda güvence altına alabilir.

Türkiye Genişliyor, Türk Milleti Küçülüyor

 Genişlemek başka bir şeydir, büyümek başka…

Topraklar genişleyebilir, sınırlar uzayabilir, haritalar kabarabilir. Ama millet, aynı hızla büyümez. Hatta çoğu zaman tersine küçülür, incelir, erir.

Bugün Türkiye genişliyor. Ama Türk milleti büyümüyor. Aksine, gözlerimizin önünde küçülüyor, kayboluyor.

Genişleyen Türkiye, Ezilen Türk Milleti

Diplomasi masalarında adımız var, ordumuz sınır ötesinde, devletimizin sesi yükseliyor. Ama köylerimiz boşalıyor, şehirlerimiz kimliksizleşiyor, Türk nüfusu azalıyor.
Çocuklarımız tarikatların insafına terk edilmiş, kendi dilini, tarihini, kültürünü unutarak Arapçı, ganimetçi bir ahlaksız ve kafa kesen bir cihatçı olarak büyüyor.

Türkiye  genişledikçe, Türk milleti adeta sinek misali küçülüyor ve eziliyor. Ezildikçe de yokluğa doğru daha hızlı sürükleniyor.

Büyümek Ne Demektir?

Büyümek, sınır çizgileriyle olmaz.
Büyümek, ilimde, ahlakta, sanatta, üretimde, bilimde ve birlikte olur.
Büyümek, milletin yüreğinin, zihninin, iradesinin güçlenmesidir.
Bir devletin haritası genişlerken, eğer milletin ruhu küçülüyorsa, işte orada büyük bir çelişki vardır.

Bugünün Çelişkisi

Biz bugün, genişliyoruz ama büyümüyoruz. Genişleyerek, küçülüp yok oluyoruz. 

  • Ordumuz başka topraklarda caka satarken, kendi anavatanı  istilaya uğramış, kendi milleti yok ediliyor, nüfusu eritiliyor.

  • Sözde dünyaya açılıyoruz, ama kendi milletimiz açlıktan ölüyor.

  • Betonlarımız yükseliyor, ama Türk milleti alçaldıkça alçalıyor.

Milletin kalbi daraldıkça, millet bir sinek gibi küçülüp yok oluyor. Bu durumda sınırların genişlemesinin kime ne faydası var, kimin için?

Uyanış Çağrısı

Türk milleti, varlığını haritalarla değil; kalemiyle, diliyle, çocuklarıyla, birliğiyle koruyabilir.
Eğer kendi kimliğimizi, dilimizi, değerlerimizi koruyamazsak; en büyük ordular, en geniş topraklar bile bize varlık kazandıramaz.

Bugün yapılması gereken, gerçek büyümeyi yeniden hatırlamaktır.
Gerçek büyüme, Milletin büyümesi ile refahının yükselmesi ve milli kimliğinin önemini anlamasıyla  olur.

SİRİUS'un ÇOCUKLARI / Sistemi Sarsan Bir Hafıza Yolculuğu

 

SİRİUS’un ÇOCUKLARI, geçmişle gelecek arasında sıkışmış bir toplumun ve kendi hafızasını korumak için savaşan bir çocuğun, bir genç kızın, hikâyesini anlatıyor.
Kayra, yetimhanede başlayan karanlık bir programın hedefi olur. Çocukların hafızalarını silip onları itaatkâr bir nesle dönüştürmeyi amaçlayan gizli örgüt AKSİS’e karşı, sadece kendisi için değil, susturulmuş bir halkın belleği için de ayağa kalkar.
Toplumsal travmalar, psikolojik manipülasyonlar ve hafızaya karşı verilen bir direnişin içinde, okur hem bireysel hem de kolektif hafızanın nasıl dönüştürüldüğüne tanık olur.
Bu roman, unutmaya zorlananların suskunluğuna karşı güçlü bir hatırlama çağrısıdır.


Duyarsızlığın Öldürdüğü İnsanlık

 Geçtiğimiz günlerde Amerika’da yaşanan korkunç bir olay, insanlığın ne kadar büyük bir çöküş yaşadığını bir kez daha gösterdi. Ukraynalı genç bir kız, toplu taşıma aracında hunharca katledildi.

Evet, bu tek başına dehşet verici. Ama daha korkunç olan neydi biliyor musunuz? Orada bulunan insanların sessizliği. Gözlerinin önünde bir insan öldürülürken oturup seyrettiler.

Duyarsızlığın Gölgesi

Bir insanın ölümüne tanık olmak bile ağırdır. Ama seyirci kalmak, işlenen suça dolaylı yoldan ortak olmak demektir.
Bugün toplumların en büyük hastalığı bu: duyarsızlık.
“Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” anlayışı, insanlığı çürütüyor.

Neden Seyirci Kaldılar?

  • Korku mu?

  • Umursamazlık mı?

  • Yoksa “ben karışmam” rahatlığı mı?

Sebebi ne olursa olsun, bu sessizlik aslında insanlığın can çekiştiğinin kanıtıdır.

Asıl Sorumluluk

Bir insan göz göre göre öldürülüyorsa ve diğerleri sadece bakıyorsa, o cinayeti sadece katil değil, seyirciler de işlemiş sayılır. Çünkü sessizlik, şiddetin en güçlü besinidir.

Çağrım

Bu olay yalnızca Amerika’da yaşanmış bir trajedi değil. Bu, bütün insanlığa ayna tutan bir tablo.
Artık susmamalıyız.
Artık görmezden gelmemeliyiz.
Çünkü bir gün seyirci kalınan kötülük, bizim kapımıza dayandığında çok geç olabilir.

Savaşlar Kimin İçin? Dünya Liderleri ve İnsanlığın Tükenişi

 

İnsanlık tarihi boyunca savaşların hep bir bahanesi oldu: vatanı korumak, güvenliği sağlamak, halkı savunmak… Ama gerçekte savaşların bedelini kim ödedi? Yine halk. Canıyla, kanıyla, geleceğiyle…

Bugün de manzara çok farklı değil. “Dünya liderleri” diye adlandırılan kişiler, ülkelerinin çıkarlarını koruduklarını iddia ediyor. Oysa ortaya çıkan tabloya bakınca sormadan edemiyorum: Gerçekte kimin için savaşılıyor?

Liderlerin Söylemi ve Halkın Ödediği Bedel

  • Putin, Rusya’yı korumak adına Ukrayna’ya savaş açtı. Ama sonuç ne oldu? Yüz binlerce genç Rus hayatını kaybetti. Rusya’da neredeyse bir nesil yok edildi. Halkın geleceği zedelenirken, iktidar ayakta kaldı.

  • Netanyahu, İsrail’i korumak adına yıllardır süren çatışmaları “güvenlik” söylemiyle meşrulaştırıyor. Ama İsrail'de neredeyse İsrailli kalmadı ve İsrail toplumunun ruhu paramparça oldu. Güvenlik adına milletler yok ediliyor ve travmalar büyüyor.

  • Türkiye’de ise resmi olarak savaş ilan edilmedi ama “terörle mücadele” ve “güvenlik” adı altında 100 binlerce asker ve milyonlarca sivil Türk kayboldu, milyonlarca hayat etkilendi. “FETÖ ile mücadele” adı altında Türklere yapılan soykırım örtbas edildi. Bu etiketle Türk toplumun büyük bir kısmı kendi devletine yabancılaştırıldı. Yani ortada yine aynı acı gerçek var: bedeli millet ödüyor.

Sözde Bu Liderler, Gerçekte Kim?

Bu liderler kendilerini milletin sesi gibi gösteriyor ama çoğu zaman halktan çok güç dengelerinin ve çıkar odaklarının sözcülüğünü yapıyor. Silah sanayii, küresel ekonomi, ideolojik hesaplar… Hepsi görünmez bir ağ gibi kararların arkasında. Yani “lider” diye bildiğimiz kişiler, aslında daha büyük güçlerin taşeronu olabiliyor.

İnsanlığın Tehlikede Oluşu

Savaşlar sadece cephede insan öldürmüyor; toplumların geleceğini de yok ediyor.

  • Genç nüfus yitiriliyor.

  • Milyonlarca insan göçe zorlanıyor.

  • Ortak hafızalar parçalanıyor.

  • Çocuklar geleceksiz bırakılıyor.

Bu yüzden asıl tehlike, insanlığın biyolojik olarak değil, toplumsal ve kültürel olarak tükenmesi.

Çıkış Var mı?

Tarih bize şunu gösteriyor: Gerçek değişim, çoğu zaman “büyük liderlerden” değil, uyanmış bireylerden ve harekete geçen toplumdan geldi. İnsanlık ailesi ancak birbirine sahip çıkarsa, devletlerini evrensel hukukun üstünlük ilkesiyle savunur ve korursa ancak, bu gözünü kan bürümüş liderlerin çıkar oyunlarını aşabilir.

Belki de artık şu gerçeği hatırlamanın zamanı: Savaşlar liderlerin değil, halkın sırtına yüklenmiş bir yüktür. Ve insanlık kendi iradesine sahip çıkmadıkça, bu sırtına yüklenen yük hep ağırlaşacaktır.

Kehanet mi, Senaryo mu?

 

Tanıdık Bir Oyun

Merhaba,
Bugün size tuhaf ama aslında oldukça tanıdık bir senaryodan bahsedeceğim. Bazılarının “kehanet” dediği şeyler var ya… Belki de onlar hiç de kehanet değildir. Belki de birilerinin önceden yazıp sonra sahneye koyduğu senaryolardır.


Aytunç Altındal ve Abdullah Gül Örneği

Aytunç Altındal ismini duymayan pek yoktur. Derin, mistik ve istihbarat konularında yaptığı araştırmalarla bilinen bir yazardı.
Bir söyleşisinde şunu söylemişti:

“11. Cumhurbaşkanı döneminde Türkiye’nin yıkılışı başlayacak.”

Peki bu söz sadece bir tesadüf müydü? Yoksa önceden planlanmış bir sembol mü?
Bu tür semboller, tesadüf gibi görünür ama aslında toplumsal bilinçaltına mesaj vermek için kullanılır. Yani bize “kehanet” diye sunulan şey, aslında önceden hazırlanmış bir sinyal olabilir.


Leonidis’in Kehanetleri

Bir diğer örnek: Leonidis’in kehanetleri
Deniliyor ki, 17 kehanet yazmış ve bunların 16’sı gerçekleşmiş. Herkesin dilinde kalan sonuncusu ise şu:

“Aman dikkat, bu bizimle, bizim ülkemizle ilgili!”

Burada asıl soruyu sormamız gerekiyor:

  • Bu “kehanetler” neye dayanarak yazıldı?

  • Kimler tarafından ortaya çıkarıldı?

  • Kime hizmet ediyorlar?

Gerçekten geleceği gören insanlar mı var, yoksa birileri “toplum mühendisliği” yaparak geleceği şekillendirme çabasına girip Tanrıcılık mı oynuyor?


Kehanetler, Toplum Mühendisliği ve Algı Yönetimi

Benim tespitim şu: Bazı karanlık güçler, “kehanet” adı altında sipariş kitaplar yazdırıyor.
Bu kitaplar ve senaryolar farklı araçlarla halka yayılıyor.

Sonuç?

  • Halkın bilincine korku, umutsuzluk, kadercilik yerleştiriliyor.

  • Zamanla bu “kehanetler” gerçekleşmiş gibi oluyor. Çünkü aslında onlar, daha önceden hazırlanmış planların uygulanmış hâli.

Yani bu bir kehanet değil, tamamen bir algı operasyonu.
Önce halkın gardını kırıyorlar, sonra planı devreye sokuyorlar.
Gariban halk da “Zaten olacağı söylenmişti” diyerek boyun eğiyor.


Sadece Türkiye’de mi?

Hayır. Bu oyun yalnızca Türkiye’de oynanmıyor.
Dünya genelinde aynı yöntem uygulanıyor.

Kısacası bu bir “kehanet” değil; bu psikolojik harp.


Son Söz: Gelecek Kimin Senaryosu?

Şimdi bir düşünün:
Biz gerçekten “olması yazılmış bir geleceği” mi bekliyoruz?
Yoksa birilerinin planladığı, sonra da bize “Zaten olacaktı” diye yutturulan bir senaryoyu mu kabulleniyoruz?

Osmanlı Diye Bir Devlet Hiç Olmadı: Türk Devletinin Üzerine Kurulan Masal

 

Osmanlı Söyleminin Perde Arkası

Tarihte “Osmanlı Devleti” diye bir devlet hiçbir zaman olmadı. Osmanlı, yalnızca bir hanedanın soyadıdır. Devletin adı Türk devletidir.
“Osmanlı Devleti” kavramı özellikle 1600’lü yıllardan itibaren oluşturulmaya çalışıldı. Bu hayali kavram uğruna Türk milleti hedef alındı:

  • Yüz binlerce Türk katledildi,

  • Sürgünler yaşandı,

  • “Türküm” demek yasaklandı,

  • Türkçe konuşmak yasaklandı.

Ama bütün bu zulme rağmen Türk milletini pes ettiremediler ve  başaramadılar: Türk devletini anayasadan ve resmî kimlikten silemediler.
İsteseler de istemeseler de, uluslararası zeminde bütün antlaşmalar “Türk devleti” adına yürütmek zorunda kaldılar.

Kısacası, “Osmanlı Devleti” söylemi emperyalistlerin dayatmasından ibarettir. Resmî adı Osmanlı olan bir devlet, tarihte hiçbir zaman var olmamıştır.


Tarihçilerin Maskesi

Ülkemizdeki tarihçilerin büyük kısmı, emperyalistlerin bakış açısıyla kalem oynatan figürlerdir. On cümle kurarlar; belki üçünü doğru söylerler, gerisi ise bu doğruların üstüne kurgulanmış yalan ve manipülasyondur.

Amaç bellidir:
Suyu bulandırarak Türk milletinin kendi tarihî gerçekleriyle yüzleşmesini engellemek.


İlk Türk Devletleri: Göktürklerden Öncesi

Resmî tarih bize “Türk adıyla bilinen ilk devlet Göktürklerdir” diye öğretir.
Bu da büyük bir yanılgıdır.

Çünkü milattan önce 4000–2000 yılları arasında:

  • Mezopotamya’da Turukku Devleti,

  • Anadolu’da Turki Devleti

kurulmuş ve tarihe “Türk devleti” olarak geçmiştir.

Fırat kıyısında bulunan ve MÖ 4000–2000 yıllarına ait olduğu tarihlenen Mari tabletlerinde “Turki” ve “Turukku” adları 22 kez geçmektedir.

Bu, Türk adının Göktürklerden binlerce yıl önce tarih sahnesinde yer aldığının açık kanıtıdır.


5000 Yıllık Anavatan: Türkiye

Türkiye coğrafyası, 4 bin hatta 5 bin yıldır Türk coğrafyası olarak bilinmektedir.
Evet, zaman zaman işgal edilmiş, zaman zaman Türkler iklim koşulları nedeniyle göç etmek zorunda kalmış olabilir. Ama her defasında geri dönmüş ve bu toprakları anavatan olarak kabul etmişlerdir.

Bugün bütün dünya Türklerinin Türkiye’ye “Anavatan” demesi işte bu yüzdendir.
Her Türk’ün iki vatanı vardır:

  • Doğduğu topraklar,

  • Ve “anavatanım” dediği Türkiye.


Son Söz: Tarihle Yüzleşme Zamanı

“Osmanlı Devleti” adıyla uydurulan kavram, Türk milletini unutturmak, Türk tarihini gölgelemek için emperyalizmin dayattığı bir maskedir.
Bu maskeyi indirmek, Türk milletinin kendi hakikatine sahip çıkmasıyla mümkün olacaktır.

Osmanlı Hanedanının İhaneti: Türk Milletinin Sırtına Çöken Aile

 “Devlet Türk devletidir” yerine “Devlet hanedanındır” diyerek Türk’ü köle yapan bir hanedan ailesinin maskesini indirme zamanı geldi.


1913 Nüfus Sayımı: Görmezden Gelinen Gerçek

1913’te yapılan nüfus sayımı, klasik “erkek sayısı” anlayışından farklı olarak kimlik ve aidiyet temelli bir sayım yapılmıştır.
Sonuç çarpıcıydı: 33 milyon kişi kendisini Türk olarak tanımlıyordu.
Bu, büyük işgallere rağmen halen, ana unsurunun Türkler olduğunu resmen ortaya koyuyordu.

Ama bu gerçek, hanedan için hiçbir şey ifade etmedi. Çünkü onlar, çoktan Türk devletini, Türk milletini gözden çıkarmışlardı.

11 Yılda 24 Milyon Kayıp / Türk Milletinin Çöküşü

Balkan Savaşları, 1. Dünya Savaşı, kıtlık, salgınlar, işgaller, Kurtuluş Savaşı…

Ve Türk nüfusu 11 yılda, 33 milyondan 9–10 milyona düştü. Bu, sadece savaşın “yan etkisi” değildi. Bu, planlı bir soykırım ve bilinçli bir yıkımın sonucuydu.


Hanedanın Türk Düşmanlığı

Hanedan üyelerinden bazılarının “6 milyon Türk kaldı” diyerek küçümseyici tavırları, aslında gerçeği ele veriyordu:
Onlar için Türk unsuru değersizdi.
1517’den itibaren izlenen politika zaten belliydi: Türkleri geri plana at, başka unsurları öne çıkar.
Sonuç: Hanedan ailesi, kendi saltanatını korumak için Türk milletini gözünü kırpmadan feda edip Türk topraklarını sattı.

1. Dünya Savaşı: Çifte İhanet

Büyük güçler Türk topraklarını parçalamaya hazırlanıyordu. Ancak asıl trajedi şuydu: Osmanlı hanedan ailesi de bu plana bilinçli şekilde dâhil olmuştu.
Bu sadece dış komplonun değil, içeriden ihanetiyle işleyen bir mekanizmanın sonucuydu.
Türk milleti, emperyalistlerle savaşırken bir yandan da hanedan ailesinin ihanetine karşı direnmek zorunda kaldı.

Cepheler ve Köyler

Eli silah tutan tüm Türk erkekleri 9 cephede savaşırken, köyler sahipsiz kaldı.
Bu boşluğu fırsat bilen bazı azınlık çeteleri köylere saldırdı, katliamlar yaptı.
Yani savaş sadece “Türkler  ile işgalciler” arasında değildi; içeride de Türk milletini kökünden kazımaya dönük bir plan işliyordu.

Türk Milletinin Öfkesi

Her evden birkaç şehit, dul kalan kadınlar, yetim kalan çocuklar…
33 milyondan geriye 9–10 milyon Türk nüfusu kalmıştı ve bu nüfusun büyük çoğunluğunu dul kalmış Türk kadınları ve çocuklardı.
Bu kayıp öylesine büyüktü ki, hanedan ailesi kaçmamış olsaydı yaslı Türk halkı onları paramparça ederdi.

Atatürk’ün Tavrı ve Bedeli

Atatürk, hanedan ailesine hesap sormadı. Kaçmalarına göz yumdu.
Bu tercih, yeni Cumhuriyet’in kurulması için belki gerekliydi. Ancak bedeli ağır oldu:
Hanedan ailesi, Türk milletini sömürerek edinmiş oldukları mallarıyla, altınlarıyla yurtdışına kaçtı. Orada örgütlendi, beslendi, palazlandı. Ve yıllar sonra, daha organize, daha güçlü planlarla geri döndü.

Hesaplaşılmayan İhanet

Bugün Türkiye’nin yaşadığı birçok siyasi, kültürel ve ekonomik sorunun kökünde işte bu örtbas edilmiş ihanet vardır.
Çünkü:

  • Türk milleti tarihin en büyük felaketini yaşadı, ama failleriyle yüzleşmedi.

  • Resmî tarih, bu ihaneti örtmek için ya “kahramanlık destanı” anlattı ya da meseleyi “gökten zembile inip milleti kurtaran bir Süpermen masalı”na indirgeyip kişiselleştirdi.

        Ve sonuç: Türk milleti yine gafil avlanmaya açık bırakıldı.
        Ve hanedanın gölgesi, bugün hâlâ üzerimizde dolaşmaya devam ediyor.

Maskeler İnmeli

Osmanlı hanedanı, Türk milletine ihanet eden, devleti kendi malı yapan, milleti köleliğe mahkûm eden bir ailedir.

Bugün hâlâ onların gölgesi üzerimizdedir.
Bu ihanetle yüzleşmeden, bu hesabı sormadan Türk milleti özgürleşemez.

M.Ö. Türk Adının Geçtiği Belgeler ve Tarihsel İzler

 

1. TURUKKU / TURUKKI KAVMİ

  • Kaynak: Mari Tabletleri (M.Ö. 2250), Tel Hariri (Suriye)

  • Ad Geçişi: Turukku, Turukki, Turuk

  • Yorum: Fransız arkeologların kazılarında ortaya çıkan tabletlerde geçen Turukku adı, H. Z. Koşay, Sadi Bayram ve Azerbaycanlı tarihçilerce "Türk" adıyla ilişkilendirilmiştir.

  • Not: 13 tablette 22 defa geçtiği belgelenmiştir.

2. TÜRKİ KRALI İLŞU-NAİL

  • Kaynak: Hattuşaş (Boğazköy) Arşivleri, "Şartamhari Metni" (Akad Kralı Naram-Sin)

  • Tarih: M.Ö. 2250 civarı

  • Ad Geçişi: "Türki Kralı İlşu-Nail"

  • Yorum: 17 Anadolu kralının Akad'a karşı ayaklanmasında, bu krallardan biri "Türki" adıyla geçmektedir.

3. GUT / KUT KRALLARI

  • Kaynak: Sümeryazılı Kral Listeleri (M.Ö. 2400-2200)

  • Krallar: Yarlagan, Tirigan, Şarlak/ Çarlak, Elulummeş, vb.

  • Yorum: Prof. Benno Landsberger ve von Gabain bu Kral adlarının Türkçe kökenli olduğunun belirtmiştir.

  • Dilsel Benzerlikler: "-gan", "-lak" gibi ekler, Orhun Yazıtları’ndaki yapılarla örtüşür.

4. SÜMERCE-TÜRKÇE LİNGUİSTİK PARALELLER

  • Araştırmacı: Osman Nedim Tuna

  • Veriler: 200 kelimelik ses ve anlam benzerliği, CVC yapısına uygun

  • Kanıt: Sümere ait 168+ kelimenin ise Eski Türkçe ile anlam ve ses yapısı bakımından şüpheye yer bırakmayacak şekilde Türkçe olduğu kanıtlanmıştır. 

  • Ek Bilgi: Tuna, bu ilişkileri ABD’de bilimsel kongrelerde sunmuş, çok az itirazla karşılaşmıştır.



SONUÇ İTİBARİYLE

 Türk adının M.Ö. 3. binyılda geçtiği bazı belgeler ve kavim adları gerçekten mevcuttur.
“Turukku”, “Gut”, “Türki kralı İlşu-Nail” gibi unsurlar, ciddiyetle incelenmesi gereken tarihî   verilerdir.
Bunlar, Türk tarihinin çok daha eskiye dayanabileceğini gösteren apaçık kanıtlardır. 
Mevcut tarih anlatılarının bu belgeleri dışlaması, ya bilinçli bir ihanet ya da cehalletten kaynaklan bir ihmaldir.


Millet Neden Devlet Kurar? Ve Sonra Neden Devletine Sahip Çıkamaz?

 

Milletlerin devlet kurma arayışı, aslında varoluşsal bir ihtiyaçtan doğar. İnsan tek başına hem güvenliğini sağlayamaz hem de adaletle hükmedemez. Bu yüzden topluluklar bir araya gelir, ortak bir düzen yaratır ve bu düzene “devlet” derler. Devlet, milletin ortak iradesinin somutlaşmış hâlidir; güvenlik, adalet, düzen ve refah için var olur.

Ama ne gariptir ki, tarih boyunca kurulan pek çok devlet, bir süre sonra millete ait olmaktan çıkıp bir kişinin, bir zümrenin veya dar bir çıkar grubunun malı hâline gelmiştir. Peki neden?

Devletin Amacı ve Sapma Noktası

Devlet, aslında milletin kendisini koruması için kurduğu en büyük çatı kurumdur. Kurumlar halkın emeğiyle, vergisiyle, kanıyla ve canıyla var olur. Ama zamanla bu kurumlar halka hizmet eden mutfaklar olmaktan çıkar, gücü elinde bulunduranların çıkarlarını koruyan kalelere dönüşür. İşte bu noktada devlet, “milletin devleti” olmaktan çıkar ve bir “otorite aygıtı” hâline gelir.

Neden Sahip Çıkılamaz?

  1. Biat Kültürü: Millet, kendi kurduğu devletin asli sahibi olduğunu unutup, onu kutsal bir “üst varlık” olarak görmeye başlarsa, iradesini teslim eder. Bu da devletin halktan kopmasına zemin hazırlar.

  2. Şekilcilik ve Hiyerarşi: İnsanlar devletin ruhuna değil, sadece makamların şekline değer vermeye başladığında, kurumlar şeffaflıktan uzaklaşıp halktan yabancılaşır.

  3. Korku ve Sessizlik: Devletin yönetiminde tek seslilik hâkim olduğunda, halkın eleştiri hakkı bastırılır. Bu da devletin yavaş yavaş bir kişinin veya grubun mülkü hâline gelmesine sebep olur.

  4. Unutulan Ortak Hafıza: Devleti kurarken verilen canlar, dökülen kanlar, çekilen acılar unutulursa; devletin gerçek sahibi olan millet hafızasız kalır. Hafızasını kaybeden toplum, kendi kurumlarını korumakta da zayıf düşer.

Köleleşmenin Trajedisi

Bir milletin kendi kurduğu devlette köleleşmesi, aslında kendi iradesini terk etmesinin sonucudur. Devleti bir “baba” ya da “efendi” gibi görüp, kendi özgürlüğünü ikinci plana atmak, insanı özne olmaktan çıkarır. Böylece devlet, milleti özgürleştiren bir araç olmaktan çıkıp, onu baskılayan bir duvara dönüşür.

Çıkış Yolu: Sahiplenmek ve Hatırlamak

Millet, devletini yeniden sahiplenmek için şunları yapmalı:

  • Devleti kutsallaştırmadan onu halkın hizmetkârı olarak görmek.

  • Kurumları şeffaf, hesap verebilir ve halk denetimine açık kılmak.

  • Ortak hafızayı canlı tutmak, yani devleti kurarken verilen emeği ve bedeli unutmamak.

  • Biat kültürüne değil, hukukun üstünlüğüne dayanmak.

Çünkü unutulmamalıdır ki, devlet halk içindir; halk devlet için değil. Devletin sahibi millettir; milletin sahibi devlet değil.

SİRİUS'un ÇOCUKLARI

İnsanlık Neden Hiçbir İdeolojiye Sığmıyor?

 Çünkü: İdeolojiler İnsan Doğasından Kopuk Modern ideolojilerin neredeyse tamamı:  insanı değil sistemi merkeze alır.    insanı ya “üretim ...